92 yıl sonra yola devam-Yeni Şafak Gazetesi/Ayşe Olgun-08.10.2017

Osmanlı’nın ilk müzik kurumu Darülelhan’nın kapısına Cumhuriyetten sonra kilit vuruldu. Bu kurumun bünyesinde çıkan Darülelhan Mecmuası da kapatıldı. Türk müziğine gönül veren Gönül Paçacı 92 yıl sonra bu dergiyi ‘en büyük idealimdi’ diyerek yeniden çıkarmaya başladı.

resized_74577-a3fbb4adgonulpacaci5

Birinci dünyanın patlak verdiği yıllarda İstanbul’da büyük bir törenle ilk müzik kurumu olan Darülelhan açıldı. Ancak ömrü uzun olmadı. Türk müziği yasaklanıp 1926’da Darülelhan’ın da kapısına kilit vuruldu. OMAR Genel Müdürü Gönül Paçacı siyasi kamplaşmaların, kavgaların o dönemde Türk müziğini bitirdiğini söylüyor.

İlk resmi müzik kurumu olan Darülelhan (nağmeler evi) bundan tam 100 yıl önce İstanbul’da açılmıştı. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra 1924 yılında İstanbul Belediyesi’ne bağlandı ve adı 1926 yılında İstanbul Konservatuarı olarak değişti. Değişen sadece ismi değildi, aynı yıl Türk Musikisi eğitimi de kapatılmış oldu. Daha sonra adı İstanbul Belediye Konservatuarı olan kurum, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi’ne devredildi. 2011 yılında İstanbul Üniversitesi’nin çatısı altında kurulan Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi (OMAR), Darülelhan’ın mirasına sahip çıkıyor. OMAR’ın Müdürü Gönül Paçacı Tunçay’la bir araya geldik. Hem yaptıkları çalışmalar hakkında konuştuk hem de tam 92 yıl önce yedi sayı olarak yayınlanan Darülelhan Mecmuası’nı yeniden çıkarma hikayelerini dinledik.

*Geçtiğimiz aylarda Aya İrini’de Darülelhan’ın kuruluşunun 100. yılı vesilesiyle büyük bir etkinlik yapıldı. Darülelhan 100 yıl önce nasıl bir ortamda kuruldu?

Zamanlama açısından bakılırsa Türk müziğinde okullaşma ihtiyacının duyulması sonucu ve aslında modernleşme sürecinin bir parçası olarak kuruluyor bu kurum. Darülbedayi ile birlikte, yani işin görsel tarafı da gündeme alınarak kurulmuş. O dönem görselliğin bizim kültürümüzle en uygun bağlantı alanı müzik ve bence çok da doğru bir yaklaşım. Çünkü gelenekte de bu var. Bir Mevlevi ayinini düşünün. İbadet ama raks boyutu da var, musikisi de var. Karagöz’de ya da diğer bazı alanlarda da bu böyle. Konser müziği fikri zaten batıdan gelmiş bir modelleme ve bizde daha sonraları yerleşiyor.

resized_1711f-3f86d7e7gonulpacaci1

TANBURİ CEMİL O DÖNEMİN DÜNYA YILDIZI

*Bu kurum nasıl bir ihtiyaçtan ortaya çıkıyor?

İkinci Meşrutiyet’ten sonra sosyal hayattaki değişimler, musiki cemiyetlerinin yayılması gibi etkenler, müziğin toplumun farklı katmanları arasında daha göze görünür olmasını sağlıyor. Tabii bu arada taş plak endüstrisi faktörü de var. İnsanlar müziği sadece canlı dinlenmek zorunda değil artık. 20. Yüzyılın başlarında Tanburi Cemil Bey’in hayatta olması bile başlı başına bir etkendir.

*Tanburi Cemil sadece bestekâr olarak Türk müziğine katkı sunmuş bir isim değil o zaman?

Tabiî, Cemil Bey’in eserleri, taksimleri ve bıraktığı ses kayıtları yoluyla Türk müziğine yaptığı katkının önemi herkesçe malum ama kendi döneminde şehir folkloru açısından bir derleyici gibi çalıştığı, toplumun ses hafızasının zengin ve renkli niteliğini günümüze aktardığı genellikle dikkatten kaçar. Hem sözlü, hem yazılı kültür adamı, hem de icracı. Üstelik yıldız, dünyada birkaç tane o ayarda sanatkâr var o dönemde.

DEDE EFENDİ KÜSÜP GİDİYOR

Bugün bile dinlenen, çok sevilen bir isim…

Sadece ülkemizde değil Osmanlı’nın bulunduğu topraklarda da bu ilgi devam ediyor. Mesela ben on-on beş yıl kadar önce, Kahire’de Cemil Bey’in eserlerinin çalındığını kendi kulaklarımla duydum. Osmanlı toplumunun bugünden bile görebildiğimiz müzikle iç içe bir hayatı, farklı düzeylerde ünsiyeti var. Müzik türleri de doğal olarak, şimdiki kadar çeşitlenmiş, dağılmış değil. Çok detay var tabii bu konunun içinde. 19. Yüzyılda Muzıka-i Hümayun kanalıyla Batılı müzisyenlerin gelmesi örneğin. İkili bir müzik anlayışı da var. Hep örnek verilen Dede Efendi’nin küsüp gitmesi gibi anekdotlar, Osmanlı sarayında, resmî törenlerde ve varlıklı kesimlerin yaşam alanlarında müziğin farklılaşmaya başlaması, hep o tarih aralığına denk gelir.

*Müzikte modernleşmenin başladığı dönemler diyebiliriz o zaman değil mi?

Evet, bu hikâyeleri takip ettiğinizde modernleşme, biraz kendi içinden yabancılaşma, oryantalist bakış birleşe birleşe bir manzara çıkarıyor ortaya. 19. yy’ın ortalarından itibaren yüzümüzü batıya dönmüşüz belirgin olarak. Batı notası girmiş, önce belli sınırlı çevrelerde kullanılıyor; ancak nota yayıncılığının başlayıp geniş kesimlere ulaşmasıyla daha fazla kişiye ulaşması da yine o dönemden itibarendir. Müthiş bir müzik yayını faaliyeti görüyoruz.

resized_91a6f-0b95a74afoto

Darülelhan alaturka şubesi hocaları, 1924.

GAZETELER NOTA İLAVESİ VERİYOR

*Halkın müziğe ilgi nasıl peki?

Örneğin ilk nota yayıncısı olarak tanınan Emin Efendi’nin hazırladığı fasılları ve nota serilerini gazeteler ilave olarak veriyor. Tezyinatlarına bakıyorsunuz, sanat eseri gibi, çünkü toplumda bir karşılığı var. Hanımlara Mahsus Gazete, Servet-i Fünun, Tarik, Malumat gibi gazeteler veriyorlar bu nota ilavelerini. Biraz öncesinden başlamış olan basılı güfte mecmuaları bir yandan güncellenirken, fasıllar, yaprak notalar ve benzeri malzeme ciddi sayıda okuyucuya ulaşıyor. Bütün bu veriler o dönem hakkında çok şey söylüyor. Müziğin yazılmaya başlanması yanı sıra sosyal ortamlarını da yansıtıyor. Birçok yönden okumak mümkün bu malzemeleri. Böyle bir ortamda 1914’te Darülbedayi kuruluyor. Ardından da Darülelhan, 1916-17 yıllarında. Darülbedayi kurulurken onun içinde de bir musiki bölümü olsun, orada yerli temsillere yerli müzikler yapılsın diye düşünülüyor başta. Başına Ali Rıfat Çağatay geçiriliyor.

*Birinci dünya savaşının yaşandığı yıllar öyle mi?

Evet 1914, savaş yılları! Tiyatro bölümü fazla yaşamamış ama tiyatrocular tutkulu insanlardır. O süreci farklı kanallardan devam ettirmişler. Ben Vasfi Rıza Bey’i tanıdım ve o duyarlılığına şahit oldum. O kuşakların üzerinde müzik ve sahne bir sosyalleşme aracı olarak başka türlü bir rol oynamış.

resized_735f1-2c7debfefoto3

Konservatuvar’da piyano öğrencileri (1928)

*İlgi görüyor mu peki bu kurum?

Çok ilgi çekmiş Darülelhan’ın açılışı. İlk müdür eski evkaf nazırı, Washington sefiri Özbek Ziya Paşa. Bestekâr Suphi Ziya Özbekkan’ın babası. Musiki Encümeni ilk kurulduğunda da içinde bazı aristokratlar, mesela Şehzade Ziyaeddin Efendi var. Bu işin üzerine tefekkür eden bir elit takım var. Varlıklı aileler nota bilmeseler bile nota yazdırmak üzere hattat tutuyorlar. Toplum genelinde açılan başka bir göz var. Müzik ideolojik yaklaşımlara malzeme olmadan önce çok da güzel bir ortam bu. Cumhuriyetin ilanından sonra da savaştan çıkılmış olmasına rağmen Meclis Başkanı yapmış açılışını. Kazım Karabekir ziyaret etmiş.

*Eğitim devam ederken bir yandan da Anadolu’yu gezerek derleme faaliyeti yapıyorlar değil mi?

Evet. Anadolu’yu gezme süreci de aslında halkçılık akımlarının bir yansıması. İstanbul başkent olduğu için kadim kültürleri de kendi potasında eritmiş. Ancak yeni ve “modern” bir kültür yaratmak isteyenlerin zihninde, bu aynı zamanda geçmişle ilintiyi koruyan ve başkalaşmış bir müzik olduğu için terkedilmesi, sürdürülmemesi gereken bir alan. Toplumun gerçek, “saf” kültürel birikimini yerel müziğin Anadolu’da yaşayan halini temsil ettiğine, ancak bunun da gelişmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu görüşün etkisiyle ‘Batının müzik anlayışını, formlarını ve beste üretim biçimini Anadolu müziğiyle birleştirerek yeni bir müzik yaratmalıyız’ şeklinde düşünülüyor ki aslında tırnak içinde bir mühendislik projesi bu. Bu düşünceye sahip, muhtemelen samimi ama daha ideolojize olmuş bir müzisyen tipi de oluşuyor. Bunlar Cumhuriyet sonrası olaylar ama öncesinde de daha az sayıda da olsa Avrupa’ya müzik tahsiline gönderilen insanlar var.

*Yurt dışına kimler gönderilmiş isim verebilir miyiz?

Mesela Cemal Reşit Rey 1919’da yurtdışında. Türk Beşleri diye adlandırılan müzisyenler ve kuşak da yine yurtdışında eğitim alıyor. 1923’te gökten zembille inmedi yani bu müzisyenler. Muzıka-i Hümayun’a İtalya’dan getirilen hocaların etkisi, orada icra edilen eserler var yine. Eski dönemde daha yumuşak bir geçiş olduğunu söyleyebiliriz belki. En azından yerli müzik de varlığını toplumsal hayatın ve geleneksel kurumların bünyesinde sürdürüyor.

Türk müziği sisteminin kurucularından Hüseyin Saadettin Arel ve öğrencileri. 1940'lı yıllar *Cum

Türk müziği sisteminin kurucularından Hüseyin Saadettin Arel ve öğrencileri. 1940’lı yıllar

*Cumhuriyet sonrası mı asıl kırılma yaşanıyor?

Öyle diyebiliriz ama zaten öncelerden başlamış olan bir ayrışma ideolojik kırılmaya dönüşünce daha net tercihler, hattâ kamplaşmalar ortaya çıkmış. “Alaturka” denilen müziğin mensuplarından da var yalnızca Avrupa müziği yanlılarından değil. Bazı müzisyenler de Anadolu’dan daha fazla bakir nağmeler toplayalım ve onları batının tekniğiyle icra edelim diye eklektik bir görüşü benimseyerek eser yazmaya başlıyorlar. Ankara’da 24’te Musiki Muallim Mektebi kuruluyor. Ankara yeni devletin ve yeni üslubun merkezi. İstanbul’da da Darülelhan’ın eğitim sistemi elden geçirilip Batı müziği dersleri ve enstrüman eğitimi yoğunlaştırılmış olsa bile, yayınlanmaya başlanan Darülelhan Mecmuası’nda her iki müzik şubesine de yer verildiğini görüyoruz.

ANADOLU’YA TÜRKÜ NOTALARI ÇAĞRISI

*Kimler yazıyor bu mecmuada?

Ağırlıklı olarak Rauf Yekta Bey var, Mesut Cemil, Musa Süreyya Bey, Mahmut Ragıp Bey gibi farklı kesimden kişilerin yazıları ve bazı tercüme yazılar.

*Kaç sayı çıkmış?

Toplam yedi sayı çıkıyor ve 1926’ya kadar devam ediyor. Darülelhan bu süreçte ilgiyle karşılanan konserler veriyor, gazetelerde sıkça haberlerine ve konser kritiklerine yer veriliyor ve dergide bu konserlerin programları yayınlanıyor. Türk ve Batı müziği bir arada icra ediliyor üstelik. Bir yandan da Anadolu’ya türkü notalarının gönderilmesi çağrısı yapılıyor, Maarif Vekâleti aracılığıyla şehirlere iletiliyor. Pek fazla nota bilen olmadığı, gelen cevapların çoğu da hatalı olduğu için verimli bir geri dönüş olmuyor.

*Bunun üzerine mi Anadolu’ya bir heyet türkü derlemeye çıkıyor?

Evet, 1926’da bir derleme gezisi düzenliyorlar. Fransa’dan Cemal Reşit’ten ses kaydı yapmak için bir alet istemişler. Dönem için çok ileri bir vizyon bu aslında. Şehremaneti’nden ödenek çıkmış. İlkin 51 günlük bir derleme gezisi yapılmış. Başlarında da Rauf Yekta Bey var. Ancak, onlar bu gezideyken de alaturka müziğin konservatuarda eğitimi yasaklanıyor. Ben Rauf Yekta Bey’in uzaklaştırılmasının fırsat bilinerek böyle bir hamle yapıldığını düşünüyorum.

*Rauf Bey’in bu duruma tepkisi ne olmuş?

1926’da döndüğünde de “İstanbul basınını şiddetli bir münakaşa içinde gördüm. Bir milletin musikisi nasıl bir kararla, kanunla ilga edilebilir!” diyor. Trajik bir durum, ondan sonra da kamplaşmalar başlıyor. Darülelhan mecmuası da 7. sayıda kesintiye uğruyor.

*Müzikteki bu kamplaşmanın toplumdaki yansıması nasıl? Neler söyleyebiliriz?

Eğitimde yasak açısından ele alırsak aslında çok kısıtlı bir çevreyi ilgilendiriyor bu durum. O yasak döneminin devamından yetişen kuşaklara yetişebildiğim için beni de etkiledi.

*Darülelhan, Cumhuriyet kurulurken yaşanan ideolojik tartışmalar karşısında nasıl bir tavır alıyor?

Aslında gerçek müzisyenlerin öyle çok ideolojik bir tutumu olmaz. Zaten o tarihe kadar doğu ve batı müzikçileri bir arada çalışıyorlar. Sonra tartışmalar bir anda alevleniyor. Müzik de bu ideolojik bölünmenin içinde bir yer tutuyor tabii. Müzisyenlerin buna laf edecek zamanları kalmamış. Aslında o zamana kadar yan yana olan insanlar ondan sonra kamplaşmaya başlamışlar.

resized_0e1e4-cbd407b6gonulpacaci30

*Darülelhan Mecmuası’na nasıl yansıyor bu kutuplaşma?

Bu kutuplaşma üzerine dergi kapanıyor. Ne kadar doğru düzgün, işin ehli müzisyen varsa hepsi bu kurumda. Bunlar üzerinden sürekli polemikler yapılıyor, uzaklaşmalar, küsmeler… Hattâ Rauf Yekta Bey’in Kahire Doğu Müzikleri Araştırmaları Enstitü’süne hocalık için başvurduğunu biliyoruz, yeterince üzücü bir durum değil mi?

*Neler yazılıp çizilmiş o dönemde medyada. Kimler, ne tür itirazlarda bulunmuş?

Rauf Yekta Bey gerçekten çok yazmış. Zekaizade’nin bir yazısını okumuştum mesela; “Efendiler yazık değil mi?” diye soruyor. Müzisyenlerin kendi aralarında bölünmeler de var tabii.

*Darülelhan’da Türk müziği bölümü kapanınca öğrenciler ne yapıyor?

Sazlarını değiştirmişler. Mesela Hadiye Ötügen gibi. Klasik kemençe öğrencisiyken viyolonsele geçmiş, sonradan her iki sazda da devam etmiş.

*Hocaların durumu peki?

1926’da alaturka tedrisattan kaldırılmış ama İcra Heyeti devam etmiş. Ara ara konser vermiş ama resmen değil tabii. Bir yandan da arşiv faaliyetlerini yapmışlar. Tedrisatı kaldırdık ama belgeler kaybolmasın diye bir kaygı var. Ama yapılan işler büyük oranda gönüllülük esasıyla yürümüş. Hocaların kadroları yok, doğru düzgün destek yok ve sürekli kırgınlıklarla yürüyor. Aralarda çok büyük boşluklar var üstelik. Saadettin Arel 40’larda konservatuar reisi olunca yarı zamanlı eğitim açtırıyor ve İcra Heyeti resmen kuruluyor.

*Bu kamplaşmalardan daha sonraki yıllara neler yansıdı? Şahit olduğunuz hikayeler var mı?

O bir süreç. Bu kurumun üzerinden yaşanıp yayıldığı için daha canlı hissettik biz. Ben hocalarım üzerinden yaşadım o etkiyi. Kendilerini hep dışlanmış hissediyorlardı.“Dışlayan”müzisyenler kesiminde de böyle bir tavır vardı maalesef, keskinleşmişlerdi. Ahmet Adnan Saygun’u tanıdım örneğin. 1980’den sonra “okullara Türk Müziği müfredatı konacak” söylentileri çıkmıştı ve bunun üzerine Saygun bir beyanat vermişti gazetelere; “Türk Müziği dersinin konması irticanın sarıksız olarak geri gelmesi demektir” diye. Biz konservatuardayken birkaç gönüllü müzisyen olarak arşivi de düzenliyorduk o tarihlerde. Aynı Saygun arşive geldi ve Şehzade Korkut’un peşrevinin notasını görmek istedi. Müziği biliyor, duyarlı bir müzik adamı aslında. Ama ideoloji o kadar kemikleşmiş ki o beyanatı vermekten de imtina etmiyor. O kuşakların mahfuzatları bizlere göre çok daha iyiydi ama durumdan çıkardıkları bir vazife vardı ve ona uygun davranıyorlardı, çok keskindiler.

*Başka isimler var mı?

Benzer bir şeyi Suna Kan yapmıştı; “Ankara’da Devlet Konser Salonunda Itri icra edilirse devlet sanatçılığı ünvanını iade ederim!” diyerek. Aslında bu ayrışmayı müzikçiler başlatmadı ama ceremesini onlar çekti. Heyecanlı insanlar oldukları için saflarını hızla seçip kamplaştılar.

92 YIL SONRA DARÜLELHAN MECMUASI’NI YENİDEN

*92 yıl sonra yeniden Darülelhan Mecmuası’nı kaldığı yerden çıkarmaya devam ediyorsunuz. Dergiyi çıkarmak konusu nasıl gündeme geldi?

Bu bir fikr-i takip meselesi. Kimse bize neden mecmua çıkmıyor diye sormadı aslında. Böyle bir eksikliği de duymuş olamaz insanlar, çünkü uzun zaman önce kopmuş. Ama bunun bir simgesel değeri var. Biz kendimizi 20’lerdeki göreve talip olarak konumlandırınca bu da o kurumun yayın organı. Dolayısı ile derginin tekrar çıkarılması lazımdı.

*Kimin fikriydi?

Devam ettirmek benim fikrimdi ve aslına bakarsanız idealimdi de. Ama hem OMAR’ın Yönetim Kurulunda hem de çekirdek kadromuzda interdisipliner bir yapı ve iyi bir uyum var. Ayrıca bu derginin üniversite bünyesinde yayınlanıyor olsa da müziğin kendi geleneksel kanalları içinde devam etmesini de arzu ettik. Burada aynı zamanda meşk sistemi sürsün, ustalar gelsin gitsin, ihtisas sınıfları oluşsun ve tabii dergi de eskiden olduğu gibi devam etsin. O sebeple dergi hakemli olsun istemedik.

*Neden peki?

Çünkü hakemli dergilerdeki yazılar başka endişelerle yazılıyor, insanlar puan alma kaygısıyla başka türlü yöntemlere başvuruyorlar. Dolayısı ile müziğe, müzik ilmine bakış değişiyor. Bu işlerden uzak duralım, müzik kültürü ve müzikoloji alanı içinde, samimî yazılarla varlığını sürdürsün istedik.

*Ne kadar bastınız?

Bin tane.

*Ne tür tepkiler aldınız?

Çok ilgi görüyor, devamında yazı istediğimiz herkesten olumlu cevap aldık. Kapsayıcı olmasına gayret edeceğiz.

*Darülelhan Mecmuası’nın içeriği oldukça zengin. Geçmişte de böyle miydi?

Bizim yelpazemiz biraz daha geniş. Orada daha çok müzikle ilgili yazılar var, öğrenciler de yazıyor ama mesela Rauf Yekta Bey’in Dede Efendi biyografisi ilk orada yayınlanmış. Daha didaktik bir müzik dergisi o. Konser programları, kurumun haberleri falan da yayınlanıyor.

*Yayın periyodu nasıl olacak?

6 ayda bir yayınlamayı planlıyoruz.

*O dönemde satılmış mı mecmua? Yoksa okulun öğrencileri için mi neşredilmiş?

Satıldığını düşünüyorum. Darülelhan’ın her türlü yayını satılıyor o dönemde. Biz kültür hizmeti olarak yapıyoruz. Her sayıda yürüttüğümüz büyük projenin içeriği ile ilgili belge yayını da yapacağız. İlk sayıda Meragi’ye atfedilen Amed Nesim-i Subh u Dem diye bir beste var, onun farklı versiyonlarını verdik. Bir Bizans, bir Hamparsum notası ve 5 – 6 tane de Osmanlıca kaligrafili batı notası koyduk. Hepsi birbirinden farklı bu notaların. Dergi dağıtılıp bir kitlesi oluştuktan sonra içeriği internete resmî sitemize de ekleyeceğiz.

resized_58d42-64d90143darulelhan

DERLENEN İLK TÜRKÜ KOZANOĞLU’DUR

*Rauf Bey’in başkanlığında çıkılan seyahate dönersek. Derleme çalışması için nerelere gidiliyor?

Adana, Urfa civarından başlıyorlar. Derledikleri ilk türkü de Kozanoğlu türküsü. Ama Yusuf Ziya Demirci “Bizim ilk derlediğimiz türküyle plaktaki türkü aynı değildir!” diyor. Halk müziği zaten yaşadıkça varyantlarına göre değişiyor. Çok notaya gelen bir şey de değil. Hatta çok sonradan bir takım “ilerici müzikçiler” Rauf Yekta Bey’i eleştirmişler, bunları makamlara göre notaya almışlar diye.

*Sizin yorumunuz ne peki?

Türk müziğinin bir müzikal yapısı var. Genelde Halk müziği diye adlandırılan folklorik müzikte ayak, Türk müziğinde makam deniliyor. Bir ara da modal müzik demişler. Aslında adına ne derseniz deyin Türk müziği makami bir müziktir. Kendi yöresine, orada yaşayanların kökenine, coğrafyaya göre falan değişebilir, bu gayet normal. Ben aralarında mahiyet farkı olduğunu düşünmüyorum. İdeolojik ayrışmadan dolayı bugün halk müziğinde farklı müzik notasyonu kullanılıyor. Size / bize döndürdüler. Halbuki Rauf Yekta Bey’in derleme defterlerinin başına yazdığı önsöz bir sosyal bilimci olgunluğuyla yazılmıştır ve dönemine göre ileri bir metindir.

ARŞİV VE PLAKLARI DEPONA AL BEN FAZLASINI YAKACAĞIM

*Aynı zamanda Sırlanmış Sesler adlı bir de albüm hazırladınız. O dönemde yapılan ses kayıtlarının ne kadarını aldınız albümlere?

Bunlardan bir kısmı 1926’daki yerinde derleme kayıtlarından. Bir kısmını da konservatuar için âşıkları, halk ozanlarını getirip stüdyolarda kaydetmişler. Darülelhan heyetiyle plak yapmışlar, Columbia’da kataloğu da çıkmış. Bazı klasikleri sonradan önemli hanendelere okutmuşlar. Münir Bey, Hafız Yaşar okumuşlar, Neyzen Tevfik çalmış. Bektaşi nefesleri var, Mevlevi ayinleri var. Bayati ayini baştan sona önce Darülelhan Heyeti, sonra tek başına Münir Bey okumuş. Bektaşi nefeslerini Bektaşi Dedesi Hüseyin Baba okumuş. Farklı zamanlarda farklı tekniklerle alınmış kayıtlar bunlar.

*Bu kayıtlardan nasıl haberdar oldunuz bir hikayesi var mı?

Biz öğrenciyken arşiv ve plaklar Çemberlitaş’taki müdüriyetin olduğu yerde duruyordu. Sonra biz Kadıköy’e taşınırken hepsi getirilip merdiven altına bırakıldı. Bende fotoğrafları var. Yığınlar halinde duruyordu öyle. Yayıncı Ethem Ruhi Üngör bana anlatmıştı, “ Eski konservatuar müdürlerinden Hikmet Nuri bey demişti ki Çemberlitaş’ta çok fazla plak var. Yerimiz de yok, Ethem’ciğim depona al ben fazlalarını yaktıracağım!” taşınırken de küreklerle atılmışlar. Biz de onları arşive yerleştirmeye talip olduk, yüzlerce kırık plak çıktı. 80’lerin ikinci yarısında hepsini düzenledik, kayda geçirdik, el yazmalarını ve arşivi de düzenledik. Sonra dışardan araştırmacılar bile gelmeye başladı. Çok önemli kayıtlar bunlar.

*Neler var bu kayıtlar arasında?

Taş plaklardan başka örneğin Hamparsum’un kendi el yazısı defterleri var. Nevres Bey’in defterleri, el yazısı yaprak notalar. Sonra bir süre sonra yer darlığı gerekçesiyle bunların hepsi toplanıp Nadir Eserler’e gönderildi. O zaman çok itiraz etmiştik, “Arşiv bir müessesenin kalbidir, göndermeyin!” diye. Yayını yarım kalan Darülelhan külliyatının devamı olan defter de var aralarında. Hepsi gitti o zaman. Hepsini dosyaladık, envanter çıkardık.

resized_70ae1-b2088761darulelhaneski

*Tamamı duruyor mu şimdi Nadir Eserler’de?

Duruyor olması lazım, aslında bu günden bakınca dağılmadan korunduğu ve iyi bir tercih olduğu da söylenebilir. Artık İÜ Rektörlüğü, Kütüphane ve Nadir Eserler yönetimi çok duyarlı davranıyorlar bu malzemeler konusunda. Uzun zaman sandıkların içinde kaldı orada. Şimdi de biz öncelikle kayıtlar üzerinde çalışmaya başladık. Plakların tamamını dijitalije ettik. 60 tanesini bastık, derlemeler dahil hepsini internete yükleyip OMAR’ın sitesinde erişime açtık. Kütüphanenin resmî sitesinde de daha profesyonel formatta sunulması içöin hazırlık yapılıyor, biz ses dosyalarının son halini teslim ettik. Artık yazma notalara başlayacağız. Yıldız’dan gelen ve büyük kısmı matbu olan notaları oradaki kataloglarla karşılaştırıp notladık. Envanter projemize onları da alacağız. Konservatuardan gidenlere daha başlayamadık. İki yıl önce bir protokol imzaladık Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı’yla; her türlü müzik malzemesi konusunda dayanışma içinde olmak ve belgelerden öncelikli olarak OMAR’ın yararlanması bağlamında.

MÜZİK HAFIZASI YENİDEN ÇİÇEKLENECEK

*Bu alanda başka çalışmalarınız var mı?

Ayrıca Kalkınma Bakanlığı’nın destek verdiği bir projeyi hazırlıyoruz. Benim için OMAR’ın kuruluş sebebi desem yeridir; Osmanlı Dönemi Müziği multimedya müzik arşivi oluşturuyoruz. Bütün eski yazı nota serileri, eski fasıllar, güfte mecmuaları… Eser bazında girilerek eserlerin formu, yazıldığı dili, notasyonu, hangi kaynakta kaç versiyonu var, görseli, ses kaydı… gibi bütün verileri giriyoruz. Bu proje için müzisyen de olan 11 eleman aldık. Eserlerin farklı versiyonlarını girmeye başladıkça eski meşk halkaları, fasıl farkları ortaya çıkacak. Onlar yan yana görülmeye başlanacak. Aslında büyük kısmı Darülelhan’da yazılarak ve tek tip notaya dönüştürülerek standardize olan bir müzik hafızası yeniden çiçeklenmeye başlayacak.

*Bugüne kadar ne kadar yol alındı?

Aşağı yukarı 8 bin tarama yaptık. Elimizde ciddi bir altyapı var. Daha önce geniş bir “1928 öncesi basılı müzik malzemeleri envanteri” hazırlamış, yayın yapmış olduğum için elimde epeyce malzeme birikmiş, çoğunu da latinize etmiştim. Geçen sene Ethem Ruhi Üngör’ün koleksiyonunu Kültür Bakanlığı için katalogladım. Detaylandırdım. Kütüphane halâ ailede, inşallah Kültür Bakanlığı satın alacak. Tamamen gönüllü yaptım bu işi. Benim için ciddi bir görgüydü. Farklı koleksiyonlardaki bütün bu malzemeler yan yana geldiğinde asıl anlamı ortaya çıkacak. Bir sürü kurumun ve kişinin elinde malzeme var. Bu proje bir devlet projesi; duyuldukça ve çapı büyüdükçe başka koleksiyonlardaki belge ve kayıtları da ekleme imkânı bulmayı hedefliyoruz. Şimdilik elimizde bulunanları kayıt altına alıyoruz ve bir yandan da seslendiriyoruz. Osmanlı arşivinde bazı eski yazı notalardan ilk seslendirmeler ve İsmail Hakkı Bey’in nota koleksiyonundan üç tane konser yaptık örneğin.

http://www.yenisafak.com/gundem/92-yil-sonrayola-devam-2800825

09/10/2017
413 defa okundu

İstanbul Üniversitesi

34452 Beyazıt/Fatih-İstanbul

Tel: 0 (212) 440 00 00