Yeni Şafak – Süleyman Seyfi Öğün – 06.12.2012

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/SuleymanSeyfiOgun/itr%C3%AE-yili/35275

Itrî Yılı

Siyâsal tartışmalar hayatın çok yakıcı; yakıcı olduğu kadar da yıkıcı bir tarafını oluşturuyor. Biz modernler, siyâsal gerilimlerin o kadar etkisinde kalıyoruz ki; bunun dışında kalan dünyâlar giderek bizden uzaklaşıyor. Meselâ sanatlarla aramızdaki ilişkiler tam da buna işâret ediyor. Bu bir öncelikler meselesi. Sanatlar siyâsallaştığı zaman sorun yok. Çünkü bu hâliyle sanatlar, siyâsetin başını çektiği öncelikler dünyâmıza eklemlenmiş oluyor. O zaman sanatı, sanatçıyı konuşabiliyoruz. Meselâ yakın bir geçmişte gündemimize oturan muhafazakâr sanat; ya da Fazıl Say tartışmalarını bir hatırlayalım: Aslında burada sanatları konuşmuş olmuyor; olsa olsa sanatı siyâsete eklemliyerek; yine son tahlilde siyâset konuşmuş oluyoruz. Sanatı siyâsetten arındırarak sanat olarak konuşmak sanki bu dünyânın sorumluluğunu gevşetmeyi imâ ediyor. ‘Bunu yapsa yapsa, can sıkıntılarını gidermek için tuzu kuru, mutlu azınlıklar yapar. Oysa bunca insanlık derdi varken öncelik siyâsettedir’ diyen; içine akademyanın, entelektüel dünyânın hatırı sayılır bir kesimini de alan, yaygın bir toplumsal kanaatin mevcut olduğunu düşünüyorum.

Elbette sanatların; genel anlamda da kültürün modern dünyâdaki konumu da pek iç açıcı değil. Sanatlar, neredeyse, her biri bir kültür endüstrisine karşılık gelecek şekilde konumlandırılmış. Her bir TV kanalının başdöndürücü ve bol köpüklü gündemleri olan özel sanat programları var. ‘O da gelecek, bu da konser verecek, öteki de imza günü yapacak, şurda bu bienal var; burada şu tiyatro oyunu sahneye konuyor, şu filmler vizyona girdi’ vb haberlerlerle kültür takvimi bir doluyor, bir boşalıyor. Bütün bu süreçlerden arta kalan ve bizi bu dünyâya başka türlü baktıran bir şey kaldığını gördünüz mü?

Malûm; 2012 yılı UNESCO tarafından Itrî Yılı olarak ilân edilmişti. İstanbul’da Itrî çeşitli toplantılarla anıldı ve tartışıldı. Ben de 3 Aralık günü bu toplantılardan birisine; İKSV ve İstanbul Üniversitesi OMAR (Osmanlı Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi)) işbirliği ile hazırlanan bir sempozyuma katıldım. Kıymetli müzisyen ve araştırmacı Gönül Paçacı Tunçay (OMAR’ın müdiresi), ciddî çalışmalarıyla tanıdığımız müzik târihçisi Ersu Pekin ve Osmanlı mûsıkisi aşığı târihçi kardeşim Doç.Dr. Nâmık Sinan Turan’ın, İSAV’lı çalışanlarla birlikte çok emek vererek hazırladıkları ve birbirinden değerli isimleri bir araya getirdikleri bir sempozyumdu bu. Kimler yoktu ki? Ülkenin önde gelen târihçilerinden ve bizlere kendisine verilen süre içinde pırıl pırıl bir 17.Yüzyıl Osmanlı târihi panaroması çizen Prof. Mehmet Genç, Amerikalı müzikolog Walter Feldman, tasavvuf târihçisi Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç, kıymetli dostum edebiyat târihçisi Prof.Dr. Mehmet Kalpaklı, neyzen Kudsi Erguner vd, dinleyicilerin zihin dünyâlarını zenginleştiren tebliğler sundular. Bir gün öncesi, yâni 2 Aralık târihindeki Itrî konseriyle açılan İstanbul Üniversitesi Kültür Merkezi’ni genç ve meraklı üniversite öğrencilerinin doldurması, toplantıya bambaşka bir enerji kazandırdı. Hep birlikte, târihsel kaynaklarda hakkında çok az bilginin yer aldığı gizemli bestekâr Itrî’nin dünyâsına yakınlaşmaya çalıştık. Kendi adıma konuşacak olursam, son zamanlarda, bitinceye kadar hiç sıkılmadan dinlediğim ve bu kadar çok şey öğrendiğim başka bir toplantı hatırlamıyorum.

Hayâtını bu musıkiyi anlamaya ve anlatmaya adamış insanlar elbette ki yollarına devam edecek. Sempozyum sırasında ve sonrasında verilen yemekteki konuşmalar bunu gösteriyor. Gönül Hanım, Rauf Yekta Bey’in koleksiyonunu düzenleme çalışmalarından bahsetti. Eminim Ersu Pekin tezkirelerin, minyatürlerin dünyâsında, âdeta iğne ile kuyu kazarak müziğin târihini aramaya devam edecek. Walter Feldman, Abu Dabi’deki üniversitesinde, İhsan Özgen’in müzik direktörlüğünde gerçekleşen; bugüne kadar dinlediğim en mükemmel toplu icrâ örneği olan; 1980’lerin sonunda Yunanistan’daki müzik kamuoyunu derinden etkilediğini bildiğimiz Bosphorus Topluluğu’nun efsânevî kayıtları üzerine, Yunanlı meslektaşlarıyla bir toplantı hazırlamaya çalıştığını ifâde etti….

Bana gelince; bildiğimiz; siyâsal vasatlarda demirlemiş akademiklerin, jurnalistlerin ve siyâset esnafının; stratejistlerin, ilâhiyatçıların, okült bilgi şampiyonlarının, beslenme uzmanlarının büzüşmüş, tozlu dumanlı dünyâsına geri döndüm. Bizi, bir yandan bir şeyleri yutarak büyümeye; bir yandan da küçüğün güzelliğine; ‘küçük olsun, benim olsun’ ilkesine şartlayan bu dünyâ ne kadar da küt ve kısır!… Bu büzüşerek küçülen dünyâda, diğerini yutmadan acep nasıl büyünür? Hâller böyleyken, 17.Asrın ortalarında dünyâya gelmiş ve 18.Asrın ilk demlerinde, ardında bir çoğu kaybolmuş olan eserlerini bırakarak göçen Buhûrizade’nin küçücük; birkaç cümlelik Tekbîr’i, nasıl da cümle zaman-zemin muhasebelerini boşa çıkararak kanatlanıyor ve neredeyse bütün bir varlığa en ince noktalarda, üstelik kırmadan dökmeden dokunabiliyor? Bu üzerinde düşünülmeye değer yaman bir çelişki değil mi?..

10/06/2014
970 defa okundu

İstanbul Üniversitesi

34452 Beyazıt/Fatih-İstanbul

Tel: 0 (212) 440 00 00